Bir toz bulutu yükseldi, canhıraş makine sesinin ardından.
Dozerin ne kadar güçlü olduğu, motor sesinden belliydi. Önüne yığılan toprak yığınını düzeltip, asıl işini yapacaktı birazdan.
İçimde ki burukluk biraz daha arttı! Aslında bir kaygıydı hissettiklerim. Evimizi yoldan ayıran duvar yerle bir olmuştu. Yıllardır bizi koruyan evim de birazdan yıkılacaktı. Son bir kez daha oradaki havayı teneffüs etmek için içeri girdim.
Girişte, sol tarafa dönüldüğünde merdivenle yukarı çıkılarak misafir odasına girilirdi. Rahmetli annem evimize misafir gelecek diye burayı kullanmamıza izin vermezdi.
“Üst Otağ” dediğimiz iki katlı binanın beton girişine oturdum. Çocukluğum bir film şeridi gibi geçti aklımdan.
Basit bir şekilde yapılmış bu evde hep mutlu olmuştuk. Belki yokluk çekmiştik ama, huzurluyduk. On kardeş, annem ve babam. Yan yana yatardık uzunca odada. Akşam karanlığında ya da sabahın ilk ışıklarında tavandaki kamışları sayardım hep. Herkes yattığında bile ben gaz lambası ışığında okul ödevimi yapardım. En son, radyoda “Arkası Yarın” programını dinlerdim, kısık bir sesle. Sonra uyku!
Sabahları çiğ tezek kokusundan sobanın yandığını anlardık. Önce sobanın etrafında halka olup, çaydanlıkların yanında bulduğumuz boşluklarda ekmek kızartırdık. Sabah yoğurt, akşam “şorba” dediğimiz değişmeyen yemekler. İçine lavaş doğranmış tencere büyüklüğündeki tabağa, elimizi uzatmak için herkes birbirine yapışık otururdu. Sonra ellerimiz makine gibi çalışmaya başlardı. Biraz yavaş olan genelde doymazdı. Çünkü tabaktaki yemek bitmiş olurdu. Doymayanlar, lavaş arası “peynir” veya “lor” dürümü ile bitirirdi yemeği.
Bazen yemekte gülüşmeler başlardı. Babamın olduğu sofrada, kimse yüksek sesle gülemezdi. Herkes kısık bir sesle yanındakine anlatırdı, konuyu… Omuzların titremesinden anlardık, kardeşlerin içten içe güldüklerini… Sessiz gülmeye dayanamayan dışarı kaçardı. Sonra tekrar gelip, yemeğine devam ederdi.
Babam sofradan kalkıp, evin üst köşesindeki yer yastıklarından oluşan köşesine gidene kadar, kıs kıs gülmeler devam ederdi. Babam köşesine kurulur kurulmaz, ay-yıldız motifli tütün tabakasını çıkarır bir tütün sarardı. Tütün kağıdının kalkmasını önlemek için, dişleri ile kağıdın uçlarını hafifçe yırtıp, dili ile kağıdı ıslattıktan sonra yapıştırırdı. Son olarak ağaç ağızlığa takılan sigara, gazlı çakmakla yakılırdı. Babam, sigaradan derin bir nefes alır, nikotinin keyfine vardıktan sonra, dumanları burnundan çıkarırdı.
Babam, tütün keyfinde hayal dünyasına dalınca, sofra başındakiler daha rahat şakalaşır, yüksek sesle gülüşmeler başlardı.
Ne güzeldi o naylon sofranın başında, annem, babam ve kardeşlerimle omuz omuza olmak…
Bazen, kendimden kaçışta bile sığındığım yerdi evim. Ne de kocaman görünürdü bana. Asıl önemlisi her şeyimi paylaşmıştım bu evle. Çocukluğum, gençliğim, evlenmem ve çocukların doğuşu hep bu evdeydi. Bu eve ne kadar teşekkür etsem azdır. Bizi korudu! Bizi sakladı! Başımıza kötü bir olay gelmedi. Çamur ve taş yapısıyla yıllara meydan okudu.
Dışarıda ki makinanın homurtusundan sabırsızlandığını anladım. Dışarı çıktım. Gözlerim dolmuştu. Kafamla tamam onayını verince, o koca çelik yığını yürüdü evimin üzerine. Kaderine razı, korumasız, öylece duruyordu orada.
Çelik kepçe yukarı kalkıp köşesinden dokundu evime. Anlamıştı onu terk ettiğimi evim. Daha fazla direnmedi. Boyun eğdi paletli çelik yığınına… Son nefesini verir gibi, yukarı üfledi toz bulutunu. Yavaşça indi yere doğru. Taş, toprak, kamış, ve ağaçtan bir yığındı,. Kalakaldım orada! Gözyaşlarım akmaya başlamıştı. Bir ömür geçirdiğim ev yok olurken, içimden bir şeylerin kopup, moloz yığınının altında kaldığını hissettim. Daha fazla duramadım orada. Köyün çıkışına doğru yürüdüm. Kendime geldiğimde, güneş batmak üzereydi. Ben, köy çıkışındaki kanalın başında oturmuş, su sesini dinliyordum.
Her şey için, teşekkürler EVıM!
31.07.2001 |