Hafta sonu miskin miskin evde uyumak yerine, içimde farklı bir şey yapmak isteği uyanınca, aklıma Uludağ geldi. Hep gitmek istediğim, ama “pahalı olur” düşüncesi ile vazgeçtiğim Uludağ’ı, bu defa pahalı da olsa, görecektim.
Önce gazetelerden otel fiyatlarını araştırdım. Fiyatlar gerçektende çok pahalıydı. Sonra Bursa’ya gidip, öğretmenevinde kalmak ve oradan dağa çıkma fikri aklıma geldi. Öyle de yaptım.
Sabah erken öğretmenevine kayıt yaptırıp, Teleferiğe doğru yol almaya başladım. Yönlendirme tabelaları beni Teleferiğin otoparkına kadar götürdü.
Uzunca bir kuyruktan sonra 25 kişilik teleferiğe binip, Bursa’daki Osmanlı izlerini havadan izleyerek yol almaya başladık. Teleferiği tutan direklere gelince sallanan kabindeki bağrışmalar eşliğinde, önce bir sis bulutuna girdik, ardından yeşil çamların karla kaplı tepelerine teğet giderek, ikinci teleferiğe bindik. Bu bölümdeki teleferiğin daha yüksekten geçtiğini, derinlerdeki ağaçlardan anladık.
Sisler içinde, ikinci bölüm yolculuk bitince, ayaklarımız karla temas sağladı. Yaklaşık bir yıl önce kar görmüştüm. Ayakkabılarımın altında kıtır kıtır ses çıkaran karda sağa sola yürüyerek, bizi zirveye götürecek minibüsü beklemeye başladım. Bindiğimiz minibüsün, camlarındaki buharı elimle temizleyip, dışarıdaki manzarayı görmeye çalıştım. Kar üstünde çok hızlı giden minibüs, zirveye yaklaştıkça sis dağıldı. Olağanüstü bir manzara vardı. Doğanın muhteşem güzelliği beni büyülemişti. Beyaz ve yeşil, göz alabildiğince uzanıyordu. “Sonsuzluk duygusu bu olsa gerek” diye, düşündüm.
Değişik boydaki çamların üstünde biriken karlar, çamlara daha farklı bir görünüm kazandırmıştı. Bu doğa güzelliği içinde kıvrım kıvrım uzayan yol, tabloları kıskandıracak kadar güzeldi.
Nihayet zirveye ulaşmış, cıvıl cıvıl insanların sesleri arasında, kiralık kayak takımları elimde, şaşkın şaşkın etrafı izliyordum. Ve sonunda ben de karların üstüne zorunlu iniş yapanların arasına katıldım.
Kalktım, biraz geçmeden yeniden düştüm. 5-6 yaşlarındaki çocukların kar üstünde süzülerek zik zak çizmelerini, gıpta ile izledim. Hatta onları taklit etmeye çalıştım. Ama nafile…. Kayak takımlarının üstünde duramıyordum. O gün düşme rekorumu azimle yeniledim. Etrafıma baktım. Sanırım herkes benim gibiydi. Boylu boyunca uzananlarla, kalkmaya çalıştığı halde kalkamayanlar, oturarak diğer düşenleri gülümsemeyle, izliyordu.
İkinci gün, teknik bilgiler veren bir hocanın yardımıyla ayakta durabilmiştim. Ama titreyerek…. Birkaç denemden sonra, çocukluk günlerimizden kalma, “kar üstünde kayma” heyecanı duruğa ulaştı. O gün yağan yağmura ve tipiye rağmen, on defa telesiyeji kullanarak kaydım. Yeni heyecanlarda görüşmek dileği ile…..
|